Yazılarım
AŞK MEKTUPLARIMA DOKUNMADINIZ DEĞİL Mİ?
30.09.2015

O kadın yaşamını tükettiği toplumsal eylemlerden mutlu...

Yine bir çağrıya koşuyor. Oysa artık hafta sonlarını olabildiğince evinde geçirmek, okumak, yazmak ve kaç insana ulaşabilirse ulaşmak istiyor. Amacı, kavgası, sevdası gençlere, kadınlara ulaşmak, birikimiyle zihinlerinde bir kıvılcım çakmaktır.

O kadın, o sabah erken uyandı. Çayını yudumlarken; annesinin o güzelim sözü aklına geldi. “Bir çay içeyim aklım başıma gelsin.” Son kez kendini gözden geçirdi, parfümünü sıkıp, evin kapısını kilitleyip, asansörü çağırdı. Son eylemi parfümü sıkmak,  son yıllarda tek doğrunun kapalı mekanlarda ‘sigara yasağı’ olduğunu anımsattı.

Bu ülkede arabanın kontağını her sabah çevirdiğinde aklına  hep Uğur Mumcu geldi. Yıllardır  o duygularla korkmadan kontağı çevirdi. Çünkü o 78 Kuşağı’ndan birine göre çok yaşamıştı. Sevdiklerini kaybettiği günden sonrası  yaşadığı her gün şairin dediği gibi “inadına bir dakika  fazla yaşamak”tı. O öyle bir ülkede yaşıyor ki kontağı çevir çağrışım, aşk mektuplarına bak çağrışım.  Rahmetli Türkan Saylan’ın polislere, “Çocuklar aşk mektuplarıma dokunmadınız değil mi?” sözünü hiç unutmuyor. O günler ‘Balyoz’, ‘Ergenekon’ operasyon günleri ve Türkan Saylan’ın bu sözünden sonra bir hafta sonu eve kapanıp mektupları, günce defterlerini  parça parça ederek apartmanın çöpleri için alınan simsiyah naylon torbalara dolduruyor. Son torbayı kapıcıya teslim ettikten sonra kahvesini alıp çalışma odasındaki koltuğuna otur oturmaz evin zili çalıyor. Gelen oğlu, iki gündür evde olan yüzü sararmış, gözleri şişmiş annesini görünce “ Anne biri mi öldü?” diye soruyor.

Geleceği olan bir genç insanın dünyasını karartmaya hakkı olmadığı için hastayım diyor. ‘Neyin var? Seni hastaneye götüreyim,’ demiyor oğlu, ‘Anne bugün aynaya  baktın mı? Ben, seni hiç böyle görmedim. Her hafta sonu uyanır ev giysilerini giyer, rujunu sürer kahvaltıya öyle oturursun. Ruj sürmedinse bence hastasın. Oysa bu Pazar paramparçasın. Seni hiç böyle görmedim,’ diyor.  Kadın toparlanmaya çalışsa da yaptığı kültürel katliamın izleri  ne yazık ki yüzüne, gözüne, sesine siniyor.

O ülkesinin başkentinde yaşar. Bu yaşamda  bir darbeyi öykü, masal, roman gibi dinler. Bir başka darbeye tanık olur.  Tanık olduğu o darbe sonunda sevdiği gençlik liderleri asılır. Ardından günlerce gözyaşı döker başka bir darbenin taa içinde yaşar. Duvarları yazamayınca, mitinglere koşamayınca hamile kalır evin duvarlarını yazamayacağına göre defterlere yazmaya başlar. O karanlık dönem onu yazın eylemi ile tanıştırır. Darağaçları, işkenceler, firarlar, tutuklu arkadaşlarla mektuplaşmalar ve acılı akan o yıllar...

O karanlık yılları iki sevinçle aydınlanır. Biri anne olmak, çocuğuyla büyümek diğeri ülkede gelişen serpilen, gündem belirleyen kadın hareketi içinde olmak. Kadın hareketi öyle gelişir ki gümbür gümbür ses verir. Eylemleri ile gündem olur. “Kadının Adı Yok” kitabı bu sesler içinden güçlü bir sestir. Gelişen kadın hareketi her alanda bir sözcü bulur. O da çalışan kadınların sesi olur.  ‘Kadın Sığınma Evi’, ‘Mor Çatı’, ‘Kadın Eserleri Kütüphanesi’, ‘Uçan Süpürge’, ‘KADER’ gibi bir dolu kadın örgütleri ülkeyi çalışmaları ile sarsar, ezberleri bozar.

Öyle ki gelişen kadın hareketi ülkede sağcı bir partinin başına bir kadını önce genel başkan sonra da başbakan yapar. Kadın duyarlığından uzak Başbakan kadın, gelişen kadın hareketini geriletir. Ardından İslami yaşam tarzını savunan siyasi bir parti iktidara gelir her gün adım adım kadınlar toplumsal yaşamın tüm alanlarında görünmez kılınır. Ötelenir, erkek egemen bakış ve dünya görüşü kadını adeta eve tutsak kılar.

O nedenle toplumsal etkinliklere gitmekten protokolde tek kadın olmaktan artık mutsuzdur. Koca koca usta erkek kalemler bile bir siyasi parti başkanına aday önerme hakkını kendinden görüp ne yazık ki erkek adaylar önerirler. Televizyon programlarındaki  yorumcuların çoğu erkektir. Bu erkek Hükümet, erkek siyaset, erkek sivil toplum örgütleri, kadının mutsuzluğunun kaynağı olur.

O kadın artık  erkeklere nasıl güvensin?

Kadın dayanışmasından yoksun kadınlarla nasıl yürüsün?

Sorularını bir kenara bırakıp, direnç tazelediği sözü anımsar: “Kuş, konduğu dalın kırılmasından korkmaz. Çünkü güvendiği dal değil, kendi kanatlarıdır!...”

Yeniden küllerinden doğmaya karar verir…

 

Yaşar Seyman
yasarseyman@gmail.com

Paylaş
  • bumcombe