Yazılarım
İNSAN SESİ
26.05.2015

Şehrin ve Günlük Yaşamın Susmayan Sesine Sahip Şehir: İstanbul

Bu şehrin yoksul ve  varsıl evlerinden farklı sesler, yaşamlar, öyküler yaşanıyor...

Denize bakan tepeye kurulmuş kent yoksullarının oturduğu umut kondulardan  birine gidiyorum. Hoşgeldiniz sonrası komşular ansızın eve doluşuyor. Sıra sıra oturmaya başlıyor, oturur oturmaz öykülerini bir bir gönül torbalarından ortaya döküyorlar.

Biri öyküsünü anlatıyor, diğerleri hep bir ağızdan anlatıya katılıyor. Çocuklar öyküleri masallar gibi dinliyor. Buralarda sırlar dört duvarı aşmış ortaya saçılmış görünüyor…

Dertler ortaya saçılınca, evin sesi kent yoksullarının sesi oluyor.  

Onlar göçle gelmişler…

İşsiz, eğitimsiz, yoksullar. Göçüp yerleştikleri şehri sevdikçe, kendini o şehrin sahibi görenler, onları sevmemiş, “Varoş” diyerek  tepeden bakmayı sürdürmüş…

İstanbul şehri de göçle gelenin kendini hırpalamasına, bozmasına kızgın, kırgın ve göçe sıcak bakmıyor. Göçle gelenleri dışlıyor, ortada bırakıyor sanki... Kent yoksullarından, şehrin ve günlük yaşamın susmayan sesi, onu bir sergiye sürüklüyor. Yalnız dolaşan bir erkekle bir tablonun seyrinde buluşuyor. Sıcacık selamlaşıyorlar. Sergi ansızın daha da renkleniyor. Galerilerin insana huzur veren atmosferi, kendine özgü havası, kadınların topuk sesleri, hafif müzik onu mutlu etmeye yetiyor.

Bir ressamın renkli dünyasını düşlüyor. Onun sözcüklerle yaptığını, ressam fırçayla nasıl gerçekleştiriyor? Acaba çayın rengini fırçayla vermek daha mı zor? Galerinin kendine özgü sesi onu, kent yoksullarının öfkeli sesinden koparıyor. Galeriden çıkıp topuk sesleri ile kentin susmayan sesine karışıyor…

TOPUK SESLERİ!

Susmayan seslerden bir sestir topuk sesleri…

Bir an düşünüyor: Kadınlar bir yere seçilmeden önce kısacası  parlamentoda, bürokraside, sivil toplum örgütlerinde ‘kadınların topuk sesleri’ diye manşet atıldı mı; bilin ki kadınların topuk sesleri duyulmaz oluyor.

O seslerle, o sıcak gün içinde serin bir yer düşlüyor. Çok serin, üşüdüğünü duyumsatan serinlikte bir yer istiyor. Üşüyüp şalına sarılacak, uzaklardaki sevgilinin yolladığı şalla ısınacak… Uzaklardan gelen al şalı anımsıyor. Üşüyünce neden hep şalla ısınıyor? Sevdiğine sarılmak, koklamak, eylemlerin güzeli, özlemi özlemlerin  kralı iken neden al şala sarılıyor? 

Doğa’daki kuş sesi, martı sesi, uygarlık sesiyle yürüdüğü sokakta deli bir leylak kokusu yayılıyor. İnsanı adeta sarhoş eden leylak kokusu… Durup leylak kokusunu içine çekiyor, renklerini göz hapsine alıyor. Ümit Yaşar Oğuzcan’dan dizeler anımsıyor:

“Günler; şimdi kırık bir cam parçası, boyalı

Gel dinle , telleri ses vermiyor ruhumuzun

Biz bu Şehirin gürültüsünde kaybolalı”

Bir zile dokunuyor… Kapıyı kahverengi gözlü, uzun boylu, zarif ve güleç bir Bey açıyor. Antreden aşağıya inen merdivenleri önde inmeye  başlıyor, son basamak onu bir yazarın salonuna götürüyor. Unutuyor ardından gelenleri, salondaki tabloların seyrine dalıyor. Şehrin ve günlük yaşamın susmayan sesine ansızın insan sesi karışıyor.

İstanbul şehrinin ve günlük yaşamın susmayan sesleri ne çok:

Bağlama sesi,

Piyano sesi,

Su sesi,

Sokağın sesi

Sessizliğin sesi,

İç sesi,

En güzeli de insan sesi…

 

Yaşar Seyman

yasarseyman@gmail.com

Paylaş
  • bumcombe