Yazılarım
UZLAŞI KÜLTÜRÜ
07.07.2015

Yıllar önce yazdım…

Uzlaşı?

Uzlaşmak?

Uzlaşı da uzlaşmak da baş eğmek değil; başı dik yaşamaktır…

Seyretmek değil ortak düşüncelerde ödünsüz buluşmaktır.

İş Kuleleri’nin 41. katında toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin bir dinlenme anında İstanbul’u seyrediyorum. Aklımı dingin kılan, yüreğimi coşturan güzellik başı dik uzlaşı kültürünün yaşam bulmasına tanıklıktır. Sendika ve İşveren adına görüşmeleri sürdüren iki sözcünün temsil ettikleri insan ve kurumlar adına özenle seçilen sözcükleri; uzlaşı kültürünün önemini bir kez daha katılımcıların belleklerine yazıyor…

Uzlaşı kültürünün güzellikleri yerine biat kültürünü seven siyasi iktidar temsilcilerinin buyurgan kültürü aklıma geliyor. O buyurgan, o insan hak ve özgürlüklerini yok sayan, benlik kokan ilkel düşünceyi, ruh sağlığım adına aklıma konuk etmeden kovuyorum. Uzlaşı kültüründen yoksunluğun, yaşamda yarattığı sıkıntılar nasıl aşılır sorusu ile İstanbul şehrinin seyrine dalıyorum…

Siyasi iktidarın buyurgan yönetim anlayışından kaçtığım gibi Zincirlikuyu Mezarlığının anımsattığı gerçekten de kaçıyorum. Beton yığınları arasındaki ölüm yeşili içimi erinçle doldurmuyor. Yaşamdan koparan hüzünlü yeşilden denizin coşturan mavisine uzanıyorum…

Nazımın dizeleri aklıma düşüyor:

“En güzel deniz;

 Henüz gidilmemiş olandır.

En güzel çocuk;

Henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz;

Henüz yaşamadıklarımız.

Ve sana söylemek istediğim en güzel söz;

Henüz söylememiş olduğum sözdür”

Şiirin içsel fırtınasından,  seyrine daldığım şehrin, koynuna dalan deniz; düşsel yolculuklara çıkarıyor.

Şu dakikalarda kaç yazar bilgisayarın tuşlarında kalem parmaklarla şiirini, öyküsünü, denemesini, düşünce yazısını, romanını, günlüğünü yazıyor…

Aklıma, edebiyatçının yaşam sevinci, bilgi yumağı,  kişisel tarihinin masum notları olan günlükler yerine ansızın yaşam karartan emekli generalin günlükleri geliyor. Sahibi çark etse de bu günlüklerin varlığı bile insanı dehşete düşürüyor…

Şu dakikalarda kaç ressam tuvale fırça sallıyor. Hangi müzik ona eşlik ediyor. Elinde şarap kadehi yerine çayla mı kahveyle mi tazeleniyor…

Bu koca şehirde bu saatlerde kaç kadın şiddet görüyor… Kaç hasta kıvranıyor. Kaç bebek ölümü yaşanıyor. Kaç kadın yeniden doğuyor ve doğuruyor…

Kaç martı kaç gönül kıpırtısına kanat çırpıyor…

Kaç işsizin, iş kapısındaki yüreğinde umut çiçekleri açıyor…

Kaç iş yerinde bu kulelerde olduğu gibi emek adına toplu iş sözleşmeleri sürüyor… Kaç işçi sabah çıktığı evine akşam mutlu dönüyor…

Kaç, kaç, kaç?

Ara dinlenmesi sonunda emek çalışmaları için; İstanbul’un seyrinden toplu sözleşme masasının seyrine dönüyorum.

Sendika başkanı, toplu sözleşmedeki maddelerin içeriğini insan emeğinin önemi ile anlatmaya, etkilemeye ve sonuç almaya çabalıyor…

Bu görüşmelerin temelindeki ödünsüz uzlaşı kültürüne ülke olarak ne çok gereksinim duyuyor ama bu çağdaş anlayışı bir türlü yaşama dönüştüremiyoruz…

Ansızın sessize aldığım telefonun ekranı yanıyor.

Gelen mesajı okuyorum:

“ABD’nin İstinye’deki İstanbul Başkonsolosluğu önündeki silahlı saldırıda üç polis şehit oldu üç terörist öldürüldü.”

Bir anda toplu sözleşme masasından kopuyorum…

Uzlaşı kültürünün henüz dünyada yeterince kavranmadığını; buyurgan kültürün yaşamları karartmayı sürdürdüğünü görüyor ve üzülüyorum…
(13 Temmuz 2008/BirGün)

 

Yaşar Seyman

yasarseyman@gmail.com
Paylaş
  • bumcombe