ANKARA OTOBAN BAŞKENTİ OLDU
12.01.2009

MS Veli SARITOPRAK 

 

Patron Patrona bu hafta çok değişik şapkalar sahip, çok aktif, sosyal ve çalışkan bir kadın lideri konuk etti. Konuğumuz Banka Sigorta İşçileri Sendikası Ankara ve İçanadolu Şubesi Başkanı Yaşar Seyman. 

VELİ SARITOPRAK: Sendikacı, politikacı, yazar, kadın ve anne şapkalarınız var. Bu şapkaları düşürmeden başınızda nasıl taşıyorsunuz? 

YAŞAR SEYMAN: Bu şapkaların hepsini bilinçli bir seçim sonucu başıma koyduğum için mücadeleyle, sevgiyle ve özenle taşıyorum. Sevgiler de yorulur düşüncesinde olduğum için yorulan şapkamı başımdan dinlenmek üzere alıp yine bireysel bir adımla çalışma odamın en güzel köşesine koyuyorum. Son dört yıldır herhangi bir siyasi parti üyesi olmadığım için aktif siyasi şapkamı dinlendirmek adına evimizin en korunaklı köşesine koydum. Artık siyaseti bir yurttaş olarak izliyorum. Sendikacı, yazar, kadın hakları savunucusu ve annelik şapkalarım beni seviyor ben de onları kararlı, hüzünlü, coşkulu ve üretken taşımayı sürdürüyorum. 

1960 yılından bu yana yaklaşık 50 yıldır Ankara’dasınız. Altındağ’da çocukluğunuz ve gençliğiniz geçti. 50 yıl önceki Ankara ve Altındağ nasıldı? Şimdi Ankara ve Altındağ için neler söylersiniz? 

50 yıl önceki Altındağ da Ankara da çok farklılaştı. Yarım asır önceki Altındağ, kırsal kesimden gelenlerin oluşturduğu Anadolu’nun özeti bir yerleşim alanı idi. Kent dokusu, kent kültürü, kentsel dönüşüm projeleri adına yoksunlukları anlatılmaz yaşanırdı. İnsanlar arası dayanışma ve imece usulü bir yaşam egemendi. İşsizlik bu oranda yüksek, yoksulluk bu oranda derinleşmiş değildi. Bugünün Altındağ’ı düşlerimdeki Altındağ olmasa da önemli değişim ve dönüşüm projeleri ile yüzü değiştiriliyor. En güzel, en kalıcı değişim Ulucanlar Kapalı Cezaevi’nin kapatılması ve kültürel bir projeye dönüştürülmesidir. Sevdalı olduğum Ankara, çocukluğumun bozkıra kurulmuş ışıklı başkenti Ankara, dünyanın en karanlık başkentleri arasında sayılıyor. Tüm dünya dillerinde kent ve kültür kopmaz ayrılmaz ikili. İnsan yaşamında da bu iki çağdaş kavram yaşamsal önemdedir. Kuşkusuz gelişen ve değişen dünya ile kentler de değiştirir ve dönüşür. Tarım devriminin kentiyle iletişim devriminin kenti farklılıklar yaşatır. Güzel olan tarihi dokuyla yeniyi iç içe sarmalı ve kenti yaşanılır kılmalı. 

CADDE VE SOKAKLAR KUŞATILMIŞ 

Bu kavramlarla Ankara’ya baktığımızda son yıllarda bir otoban başkent oldu... Otobanlar ve otoparklar kentin güzelim sokak ve caddelerini kuşatmış görünüyor. 

Oysa kent yaşayan bir organizma ise, kenti yaşamanın, duyumsamanın en önemli yeri sokaklar, caddeler ve meydanlar değil mi? Bugün Ankara yürümesi gereken, alışverişler yapılan caddelerinden, oturulan meydanlarından uzak düz ve soğuk nesneler olan otobanlarla kuşatılıyor. Sokaklar, caddeler, meydanlar aynı zamanda kent ve insan ilişkilerinin gelişimini, iletişimini sağlar. 

Ankara’nın sokaklarında, caddelerinde dolaşmak istediğinizde dolaşamıyor, bir otoban kente dönüştüğünü görüyorsunuz. Tunus, Tunalı caddeleri otopark gibidir. Sokaklar otoban ve otopark tutsaklığından kurtulamıyor. Güzelim caddeler yürünen bir yerken; trafik kargaşa yansıtıyor. Birçok dünya başkenti gezdim ama Ankara gibi giderek kent kimliğini, tarihini, simgesini tüketen bir başkent görmedim. İnsanlar yaşadıkları kentin meydanları, sokakları, kitapevleri, galerileri ve sanatçıları ile ilişki kuramıyorsa o kentle bütünleşebilir mi? Bir yerden bir yere ulaşımı sağlayan otobanlar hem kentleri hem insan ilişkilerini kopardı. 

Ankara’nın içinde akan bir Çubuk çayı bile korunamadı. Oysa Avrupa’da bırakın nehirleri küçücük çaylar bile nasıl korunur, geliştirilir, o kentte yaşayan tüm canlılar ve insanlar için seyirlik alanlara dönüştürülür. 

Ankara’da ışıklar bile otobanlar ve taşıtlar için. Işıklandırmadaki aynı canlılık aynı parıltı sokaklara ve caddelere taşınamıyor. Ankara artık Cumhuriyet’in değil yoksulluğun da başkenti. 

Her şeye karşın Anıtkabir ışıkları umudu hep yeşertiyor. 

ZAMAN BORCUM OLAN OĞLUMA 

Tüm zamanlarınız dolu. Bir yığın kitaplar yazdınız. Birçok ödüller aldınız. Aileniz ve oğlunuz Fırat’a nasıl zaman ayırabiliyorsunuz? 

Bu tür toplumsal uğraşlar içindeki herkesin sevdiklerine zaman borcu vardır. Fırat’a Mektuplar kitabım şöyle başlıyor: Zaman borcum olan oğluma... Biz Türk insanı olarak zamanı özenli kullanmıyoruz. Oysa 21. yüzyılın zaman kavramı akılcıdır. Artık "Bir dakikanız var mı?" diye soranlara; "Yeter mi?" sorusu ile yanıt vermeliyiz. Bu uğraşları yaparken zamanı iyi kullanmaya özen gösteriyorum. Ne kadar yoğun olursam olayım kendime ait zamanlarım hep vardır ve onlardan ödün vermem. 

Hayatınız ’4 S’ üzerine kurulmuş; siyaset, sendikacılık, sevgi ve sabır. Bu kavramları nasıl harmanlıyor ve nasıl gündemde kalabiliyorsunuz? 

Siyaset ve sendikacılık insana yönelik yapılan çok zor ve evrensel uğraşlardır. Bu denli zor uğraşlar iki başka ’S’ ile harmanlanmazsa tüketici olmaz mı? Siyaset ve sendikayı hakkıyla yapan herkes sevgi ve sabırla hem kendini hem de bu zor uğraşları soluklandırmalıdır. Adım, adım merdivenleri çıkan herkes sabırlıdır. Sevgisiz hangi iş yapılabilir ki? 

Türkiye’de kadın olmak, sendikacı kadın olmak ve siyasetçi kadın olmak nasıl bir şey? 

Türkiye’de kadın olmak hele sendikacı ve siyasetçi kadın olmak yaşam boyu mücadele etmektir. Yine de bir kelebek kadar ömrüm olsa örgütlü yapılarda tüketirim. 

CHP önemli siyasi okul 

Uzun yıllar TÜRK İş’e bağlı BASİSEN’de (Banka ve Sigorta İşçileri Sendikası) çalışıp önemli görevler aldınız. Daha sonra Türk-İş’e tek kadın delege olarak seçildiniz. Sendikacılık nereden aklınıza geldi? Sendikalarda kadın olmanın güçlülerini yaşadınız mı? 

Sendikacılık evrensel bir uğraş olmasına karşın, ülke çalışma barışının taraflarından biri olarak işlevini sürdürmesine karşın, ülkemizde hak ettiği önem ve konumda olmaması son derece üzüntü vericidir. İş yaşamına İş Bankası’nda başladım. İşçi ve sendikalı olduğumu öğrendim. İş yaşamı ile sendikal yaşamımı birlikte sürdürdüm. İşçilerin oyuyla işçi temsilcisi seçildim. ILO’ya gözlemci olarak gittim. 23 Nisan 2007 günü Atina’da "Avrupa’nın Başarılı Kadın Sendikacısı" ödülünü aldım. ITUC Asya Pasifik örgütünün genel konsey üyeliğine seçildim. Türk-İş’in 20.Genel Kurulu’nda ilk kadın yönetim kurulu adayı oldum. 

Daha sonra siyasete atıldınız. 1998’de CHP Parti Meclisi üyeliğine seçildiniz. CHP’de MYK üyeliği ve Genel Başkan Yardımcılığınız ve en son SHP Genel Sekreter Yardımcılığınız var. Bu kurtlar sofrasında nasıl en başa oturdunuz? 

Siyasetin dünyada okulu yok ki, bizde olsun. Yine de ülkemizde siyasi bilinç yüksek. Örneğin dört kez aday olduğum CHP’de bir kez de SHP’de, kurultay delegeleri tarafından en yüksek oyla ya da liste delerek seçildim. Özellikle CHP’de girdiğim seçimlerde kota üstü oylar aldım. CHP önemli bir siyasi okuldur. Şu an aktif siyasetten uzak olmama karşın siyasi gelişmeleri özenle izliyorum. Siyasi yapı güven verici olmak adına yeniden yapılandırılmalı, demokratik işleyişi yaşama dönüştürmeli, lider odaklı olma yerine ortak akıldan, çağdaş katılımdan yana olmalı. Siyaset yapan kadrolar lider sözcüsü olmak yerine üyesi oldukları partinin sözcüsü olmalı. İşte o zaman güçlünün oluşturduğu ’Kurtlar sofrası’ yerine ortak akıl ve demokratik katılımı yaratan düşünce üreten sofralara dönecek ve tüm partili üyelerin oturduğu sofralar kurulacak işte o zaman siyaset çirkinliklerden güzellikler yaratacaktır.

12 Kasım 2008

Paylaş
  • bumcombe